Memuriyet ve Başörtüsü
1998 yılında, öğretmenlik stajının bitimi üzerine Baden-Württemberg eyaletinde öğretmenlik görevi için memuriyete müracaat eden Afgan asıllı Alman vatandaşı Fereshta Ludin, okul dairesi (Schulamt) tarafından reddedildi. Karar, bizzat Eyalet Kültür Bakanı Bayan Anette Schavan tarafından 13 Temmuz 1998 tarihli basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurulmuş, okulda baş örtüsü kullanmaya niyetli olduğunu ifade etmesi sebebiyle, Ludin’in öğretmenlik görevi için yeterlilik taşımadığını beyan edilmiştir. Karara yapılan itirazın da reddedilmesi sonucu açılan davalar, Stuttgart İdare Mahkemesi, Baden Württemberg Yüksek İdare Mahkemesi ve Federal İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 24 Eylül 2003 tarihli kararıyla, baş örtüsünü yasaklayan bir kanun olmadığını, bu sebepten dolayı verilen kararların Ludin’in, anayasanın 33. maddesinin 2. fıkrası ve 4. maddenin 1. ve 2. fıkrası ve 33. maddenin 3. fıkrasındakı haklarını ihlâl ettiği gerekçesiyle tüm kararları bozmuştur. Karardan, hukukî durumu nihaî olarak netleştireceği beklenirken, daha çok karışıklığa sebep olmuştur. Yargıçlar hiç beklenmedik bir şekilde, eyaletlerin geniş düzenleme (ihdas) haklarına atıfta bulunarak, kendilerini göreve çağırmakla kalmamış, aynı zamanda eyalet yasa koyucuların farklı sonuçlara varabileceleklerini, bu arada baş örtüsünün öğretmenler tarafından derste takılmasını da yasaklayabileceklerini ifade etmiştir:
“Bir taraftan öğretmenin pozitif inanç özgürlüğü ve devletin din ve dünya görüşü konularındaki nötralite mecburiyeti, diğer taraftan velilerin yetiştirme hakkı ve öğrencilerin negatif inanç özgürlüğü arasındaki kaçınılmaz gerilim nispetini hoşgörü ilkesini dikkate alarak çözmek, demokratik eyalet yasa koyucusunun görevidir, bu toplumsal irade oluşumu süreci içerisinde herkes için katlanılabilecek bir uzlaşma aramak durumundadır”... “Bu durum, eyaletlerin farklı düzenlemelere gidebileceklerini kapsamaktadır, çünkü tespit edilecek orta yolda okul gelenekleri, halkın dinî terkibi ve daha çok veya daha az güçlü dinî kökleşmesi dikkate alınabilinir.”
“Artmakta olan dinî çoğulculukla ilişkin toplumsal değişimin, yasa koyucu için dinî boyutların okula yansımasıyla ilgili yeni bir düzenleme yapmasına vesile olabilir. Bu gaye için okul yasalarında yapılabilecek düzenlemede, öğretmenler için memuriyet hukukundaki görevlerinde, memurların dış görüntüleriyle ilgili, eğer bu yansımaları inanç ve dünyevî görüşlerine bağlılıklarını gösterecek tarzda ise, somutlaştırmaya gidilebilir. Dolayısıyla anayasal çerçevenin dikkate alınmasıyla, inanç özgürlüğünün kısıtlanması da düşünülebilir. Memuriyete müracaat eden kişinin, bu davranış kurallarına uymayacağı baştan belli olursa, bu durum kişinin memuriyete yeterlilikte eksikliğinin olduğu önüne konulabilir.”
“Öğretmenlere, devamlı bir biçimde dışa yansıyan, belli bir dinî inanca veya dinî cemaate mensubiyetini belli eden görüntüyü yasaklayan düzenleme, okul alanıyla ilgili din ve devlet münasebetinin tarifinin bir bölümüdür. Toplumda artan dinî çeşitlilik, özellikle bu alana yansımaktadır. Okul, değişik dinî görüşlerin kaçınılmaz bir biçimde karşılaşması ve bu yanyana olmanın çok etkin biçimde tesir ettiği alandır. Farklı düşüncelerle hoşgörülü bir birliktelik, burada en etkin bir biçimde eğitimle denenebilir. Bu, kişinin kendi inancını yalanlaması manasına gelmez, aksine kişinin kendi yaklaşımının bilinçlenmesine ve güçlenmesine ve karşılıklı höşgörüye imkân tanır, bu eşitleme manasına gelmeyecek bir anlam taşımaktadır (vgl. BVerfGE 41, 29 [64]. Bundan dolayı, okuldaki artan dinî çeşitliliği alıp, karşılıklı hoşgörünün geliştirilmesine yönelik araç olarak değerlendirilmesi için sebepler sayılabilir, bu şekilde entegrasyon gayretlerine katkıda da bulunulabilir. Diğer taraftan tarif edilen gelişme, okulda muhtemel çatışmalar için daha büyük bir potansiyel içerir. Bu sebepten dolayı, devletin nötralite ilkesine okul alanında daha titiz ve şimdiye kadarkinden daha mesafeli bir mana verilmesi ve buna göre öğretmenin dış görüntüsüyle aktardığı dinî boyutları öğrencilerden tamamen uzak tutması, dolayısıyla öğrenci, veli ve diğer öğretmenlerle muhtemel çatışmayı en baştan önlemek için iyi sebepler olabilir.”
“Ancak böyle bir kararı yürütme veremez. Demokratik meşruiyeti olan eyalet yasa koyucusu, yetkisi çerçevesinde bir düzenleme yapabilir. Kamu okullarında baş örtüsü kullanımının yasa koyucunun kararıyla din ve devlet münasebetinin okul alanında din özgürlüğünün kısıtlanmasının mümkün olabileceği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesiyle de bağdaşmaktadır (bak. EGMR, NJW 2001, 2871).”
“Anayasa hukuku açısından yasal düzenlemenin zarurî olduğu parlamentonun kaydı ihtirazîsi altında olduğu temel ilkesinden kaynaklanmaktadır. Hukuk devleti prensibi ve demokrasi ilkesi yasa koyucuyu, anayasal hakların uygulanması ile ilgili düzenlemeleri, bizzat kendisi belirlemeye mecbur kılmaktadır (bak. BVerfGE 49, 89 [126] BVerfGE 61, 260 [275]; BVerfGE 83, 130 [142]. Yasa koyucunun sorunlu yaşam alanıyla ilgili zarurî ölçüyü ne kadarıyla belirleyeceği, konunun anayasal boyutuna bağlıdır. Zaruret, birbirleriyle yarışan sınırları akıcı ve tespiti zor olan anayasal özgürlük haklarının karşılaşması durumunda vardır. Bu durum özellikle, ilgili temel hakların – burada olduğu gibi pozitif ve negatif inanç özgürlüğü ve velilerin yetiştirme hakkı– anayasanın lafzına göre kanunî kaydı olmaksızın teminat altına alınmışsa ve bir hüküm bu alanı düzenlemek maksadındaysa, bununla birlikte anayasaya mündemiç takyitleri belirlemek ve somutlaştırmak mecburiyetindedir. Burada yasa koyucu, birbirleriyle çatışan özgürlük garantilerinin sınırlarını, böyle bir tespitin özgürlük haklarının uygulanabilmesinin önemi nispetinde, kendisi belirlemek mecburiyetindedir (bak. BVerfGE 83, 130 [142]).”
“Anayasaya göre temel özgürlük haklarının kısıtlanması ve birbirleriyle çatışan temel hakların uyumunun sağlanması parlamentonun yekisindedir; çünkü bu nitelikteki kararların, umuma görüşlerini belirleme ve ifade etmesine fırsat vermesi sürecinden geçip, halkın temsilcilerinin temel haklara müdahalenin zaruretini ve ölçüsünü umumî bir müzakereyle belirlemelerini temin edebilmek içindir (bak. BVerfGE 85, 386 [403].”
“Özellikle okul alanında anayasanın hukuk devleti ilkesi ve demokrasi prensibi yasa koyucuyunun esaslı kararları kendisinin vermesini ve okul yönetimine bırakmamasını mükellef kılmaktadır (bak. BVerfGE 40, 237 [249]; BVerfGE 58, 257 [268 f.]). Bu durum ayrıca ve özellikle, değişmiş olan toplumsal durumlar ve okulda artmakta olan dünyevî görüş dinî çeşitliliğiğe, dinî boyutların titizlikle geri itilmesi şeklinde cevap verilip ve bununla birlikte, devletin nötralite ilkesinin anayasal çerçeve içerisinde sınırları yeniden belirlenecekse geçerlidir. Böyle bir karar, öğretmenler, veliler ve çocukların birbirleriyle ve devletle münasebetlerinde temel haklarının gerçekleştirilmesi için büyük önemi haizdir.”
“Öğretmenin derslerde baş örtüsü veya başka kimlik alâmeti kullanımından feragat etmesi gerektiğine dair bir görev tarifine yönelik bir düzenleme, mahkemelerin içtihadına göre de, parlamentonun kaydı ihtirazîsi altında olan hususlarlandır. (Böyle bir düzenleme) ciddî anlamda ilgilinin inanç özgürlüğüne müdahele etmektedir. Ayrıca değişik dinlere mensup insanları belli kıyafet âdetlerine uymayı dinlerini uygulamakla ilintili görmeleri veya görmemeleri bağlamında farklı yoğunlukta etkilemektedir.”
“Nihayetinde öğretmenlere dış görüntüsüyle bir dine mensubiyetini belirginleştirmesini yasaklayan bir hizmet yükümlülüğünün getirilmesi, sarih bir yasal düzenlemeyi gerektirmesinin ayrı bir sebebi de, böyle bir hizmet mükellefiyetinin anayasaya uygun - 33. maddenin 3. fıkrasıyla bağdaşır – biçimde ancak tüm dinî cemaatlere mensup kişilerin eşit muamele görmesi durumunda kabul edilip, eyleme geçirilebilir olmasıdır. Bu, hizmet mükellefiyetinin varlığı ve sınırının durumdan duruma öğretmenin dış görüntüsüyle bir dine mensubiyetini belirginleştirmesinin etki ve ihtilaf potansiyelinin tahminle, kamu otoritelerinin ve mahkemelerin kararına bırakılırsa, aynı şekilde teminat altına alınmış olmaz.”
“Belli bir kıyafet biçiminin veya başka dışa yansıyan bir işaretin dini veya dünya görüşünü yansıtma manasında bir sembol tarzında değerlendirileceği sorusunda, kullanılan tanım biçiminin etkisinin yanında tüm yorum ihtimallerinin nazarı itibara alınması gerekiyor. Baş örtüsü - Hristiyanların haçından farklı olarak (bak. BVerfGE 93, 1 [19f.] – kendiliğinden bir dinî sembol değildir. Ancak kullanan kişiyle birlikte ve o kişinin diğer davranışlarıyla beraber bir etki oluşturabilir. Müslüman bayanlar tarafından kullanılan baş örtüsü, birbirinden tamamen değişik ifadeler ve değer yargılarının özeti olarak algılanıyor.”
“Kendisi için bağlayıcı hissedilen, dinî gereksinimli kıyafet kurallarına uyma arzusunun yanında, menşei toplumun gelenkelerine bağlılığın işareti olarak da yorumlanabilir.”
“Baş örtüsü, son zamanlarda, kendini Batı toplumunun değerlerine, birey olarak kendi mukkadderatını tayin etme hakkına ve özellikle de kadının hukukî eşitliğine sınır çekme şeklinde ifade edilen İslâmî fundamentalizmin siyasî sembolü olarak görülmektedir. Ancak duruşmada olduğu gibi diğer ilgili mahkemelerin sürecinde de davacının baş örtüsüyle böyle bir mesajı ilişkilendirmediği tasdik edilmiştir.”
“Duruşmada dinlenen bilirkişi Bayan Dr. Karakaşoğlu, kendisi tarafından yirmi beş pedagoji öğrencisine sorularak hazırlanan -bunların on ikisi baş örtülü- araştırmasında baş örtüsünü genç bayanların, diaspora ortamında kimliklerini korumak ve aynı zamanda ailelerinin örf ve âdetlerine saygı göstermek için taşıdıklarını belirtmektedir. Baş örtüsünün kullanılmasının diğer bir sebebi olarak da, cinsel açıdan elde edilebilir olmadıklarını gösterme, kendini koruma ve kendi mukkadderatını tayin ederek entegre olma arzusu ifade edilmiş. Baş örtüsünün kullanılması, kamu alanında kişinin dine verdiği değeri kendi hayat anlayışında ifade ettiğini belirtiyormuş, fakat bireysel kararın ifadesi olarak algılanması gerekip, modern bir yaşam tarzıyla çatışmıyormuş. Soru sorulan kadınlar tarafından, ayrıcalıklarının korunması entegrasyon için şart olarak belirtiliyor. Bilirkişi tarafından yapılan ve değerlendirilen mülâkatlar, Almanya’da yaşayan Müslüman bayanların tümünü temsil edecek cevaplar belirlenemese de, araştırma sonuçlarının sunduğu manzara ve baş örtüsüyle ilgili motiflerin çokluğu gösteriyor ki, baş örtüsü kadının toplum tarafından ezilmesinin işaretine indirgenemez. Aksine baş örtüsü genç Müslüman bayanların, kökenlerinden kopmadan kendi mukkaderatını bizzat tayin ederek hayatlarını sürdürmek için özgürce seçtikleri bir araç da olabilir.
“Bu arka plana göre, davacının sadece baş örtüsü kullanıyor olmasından dolayı, örneğin Müslüman kız öğrencilerine, anayasanın değer yargılarıyla örtüşen bir kadın anlayışının gelişmesinde veya kendi hayatlarına yansıtmalarında zorluk teşkil edeceği kanıtlanmamıştır.
“Bir öğretmenin okulda ve derste baş örtüsü kullanma niyetinin, yeterlilikte eksiklikle gerekçelendirebileceği sorusunun cevaplandırılması, baş örtüsünün bakanı nasıl etkilediğine bağlı (objektif alıcı ufku). Bunun için, baş örtüsü kullanılmasının nasıl anlaşılabileceğiyle ilgili bütün düşünülebilir ihtimaller dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ama bu, davacının kamu alanında baş örtüsü kullanma kararını makul bir biçimde din motivasyonlu sebeplere dayandırıp, bu davranış biçimi için 4. maddenin 1. ve 2. fıkrasına istinat etmesi ve bunun da en yüksek anayasal değer olan insan onuruyla (1. maddenin 1. fıkrası) yakın ilişki içerisinde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir (bak. BVerfGE 52, 223 [247]).”
c) Davacının, taktığı baş örtüsü dolayısıyla, öğrencilerin dinî yönelişlerine endişe edilen belirleyici etkilerde bulunacağı ve bununla hizmet mükellefiyetini ihlâl etmiş olacağı varsayımı, sağlam empirik temellere dayandırılamamaktadır.
Sözlü mülâkatta bu hususla ilgili dinlenilen bilirkişi Prof. Dr. Bliesener beyan etmiştir ki gelişim psikolojisi açısından, çocukların derste ve okulda baş örtüsü taşıyan öğretmenden günlük karşılaşmalar esnasında etkilendiklerini kanıtlayan kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ne zaman ki veli ve öğretmen arasında, baş örtüsünden dolayı çatışma olursa, öğrencileri zor durumda bırakacak etkiler beklenebilir. Heyet tarafından dinlenen diğer bilirkişiler Psikolog Leinenbach ve Prof. Dr. Riedesser bundan farklı bilgiler beyan etmediler. Kamu otoritesi açısından bu kadar sağlıksız bir durum, gayrimuayyen bir hukukî kavram olan yeterliliğin baz alınarak, davacının anayasanın 4. maddesinin I. ve II. fıkralarındaki temel hakkına müdahale etmesine yeterli zemin teşkil etmemektedir.
d) Davacının baş örtüsünü derste ve okulda çıkarmayı reddetmesi sebebiyle yeterlilik açısından eksik görülebilmesi için, her hâlükârda yeterli belirlilikte bir yasal zemin eksiktir.
Mahkeme Kararına Eleştiri
Mahkeme kararının dogmatik zaafları ortadadır. Anayasanın 33. maddesinin 2. ve 3. fıkrasına göre memur adaylarının seçimi ve tayini, yeterlilik, ehliyet ve meslekî yeteneğine göre yapılmalıdır. Buna göre kişinin kamu hizmetine kabulü dinî inanca bağlı değildir (Madde 33 fıkra 3, cümle 1). Hiç kimse, bir mezhebin üyesi olup olmamasından veya dünya görüşünden dolayı mağdur edilemez (cümle 2). Mahkeme, öğretmenin baş örtüsüyle derse girmesinin yasaklanmasını, anayasanın 4. maddesindeki din özgürlüğüne müdahale olarak değerlendirmektedir ve bu şekilde korunmuş hakların kamu hizmetine girişte engel olarak ele alınmasının 33. maddenin 3. fıkrasına ters düştüğünü karara bağlamıştır.
Mahkeme, başörtülü öğretmenin kamu hizmetine alınmasının reddedilmesini, din özgürlüğüğünün uygulanmasının diğer anayasal haklarla çatışması hâlinde mümkün olabileceğini ve dinî uygulama özgürlüğünün kısıtlanmasının ancak bu şekilde yeterli belirlilikte bir yasal zemine dayandırılabileceğini belirtmiştir. Bu konuda din özgürlüğüyle çatışma zemini oluşturabilecek anayasal değerler, devletin din ve dünya görüşü nötralitesini koruyarak eğitim görevini (7. maddenin 1 fıkrası) ifa etmesi, velilerin yetiştirme hakkı (6. maddenin 2. fıkrası) ve öğrencilerin negatif din özgürlüğü (4. maddenin 1. fıkrası) haklarıdır. Her ne kadar sayılan anayasal değerler kararın gerekçesinde gösterilip, tartışılıyor olsalar bile, mahkeme, baş örtüsü yasağını gerektirecek nitelikte olup olmadıklarını nihaî olarak inceleyip tespit etmek yerine, bunların engel teşkil etmeyeceklerine dair eğilimini ima etmekle iktifa edip her hâlükârda yeterli belirlilikte bir yasal zemin olmadığı tespitiyle yetinmektedir. Aynı zamanda mahkeme, tarafların haklarının yeterince korunması şartıyla, bir çözüm bulunmasında eyalet yasa koyucusunun görevli olduğunu belirtmektedir.
Sonuç olarak mahkemenin kararı çelişkili ve dogmatik olarak kabul edilebilir durumda değildir. Herşeyden önce mahkeme heyeti, bu anayasal hakların baş örtüsü yasağını gerektirebilecek durumda olmadığını ima etmekle yetinmeyip, nihaî bir sonuca ulaştırmalıydı. Ne özgürlük ve özdeşleşmeme (ve ayırım yapmama - non discrimination) temelli nötralite anlayışı, yani açık ve kapsayıcı nötralite veya öğrencilerin negatif din özgürlüğü (öğretmenin misyonerlik veya ideolojik açıdan etkileme gayreti olmadığı sürece) ne de velilerin (devletin okul alanındaki öğretim göreviyle kısıtlanmış) yetiştirme hakkı, böyle bir yasağı – yasal zemin olsa bile – gerekçelendirebilir.
Karar, mahkeme heyeti içerisinde 3 yargıcın muhalefetine karşı 5 oyla alınmıştır. Muhalefet şerhindeki sert ifade edilmiş -azınlık görüşte olan hâkimlerin egemen kültür merkezli ve ön yargılarla pekişmiş- yaklaşımlardan da anlaşılacağı gibi, mahkeme heyeti çoğunluğu bulma gayretiyle dogmatik isabetliliği göz ardı etmiştir.
Kararın tartışmasız en büyük sürprizi, eyalet yasa koyucularına okul alanına yansıyan dinî boyutların sınırını kanunla düzenleyebilmeleri imkânının gösterilmesi olmuştur. Parlamentonun genişletilmiş ihtirazî kaydının, yani hukuk devleti prensibinin ve demokrasi ilkesinin yasama organını, anayasayı uygulamaya yönelik önemli düzenlemeleri bizzat belirlemesiyle sorumlu kılmış olmasının, bu davada anayasa dogmatiği açısından bir çözüm getirebileceği yaklaşımı şüphelidir. Öncelikle din özgürlüğünü teminat altına alan 4. maddenin 1. ve 2. fıkrası takyitsiz temel haklardandır. Dolayısıyla kısıtlamaların anayasanın kendisinden kaynaklanması gerekir. Anayasa mahkemesinin içtihadına göre, yasa koyucu takyitsiz temel haklarda ancak netleştirme (açıklığa kavuşturma) görevini ifa edebilir; fakat özüne dair (aslî) bir düzenleme yapamaz.
Baş örtüsünü yasaklayan her yasa böylece anayasanın 4. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında belirtilen din özgürlüğüne müdahale teşkil eder. Mahkeme heyetinin bu durumda da eyaletlerin değişik düzenlemelere varabileceklerini ifade edip, “çünkü tespit edilecek orta yolda okul gelenekleri, halkın dinî terkibi ve daha çok veya daha az güçlü dinî kökleşmesi dikkate alınabilinir” vurgusunu yapması anlaşılabilir değildir.
Mahkemenin, eyalet parlementosu “herkes için kabul edilir bir uzlaşma aramalı” mülâhazasının, yasaklama veya yasaklamama noktasında ne mana ifade ettiğinin kavranması güçtür. “Bu gibi hizmet mükellefiyetlerinin gerekçelendirilip pratikte yürürlüğe konulmasında değişik inançlara kat’î surette eşit davranılması gerekir” vurgusu ve baş örtüsü yasağının öğretim görevinde “ ancak tüm dinî cemaatlere mensup kişilerin eşit muamele görmesi durumunda kabul edilip, eyleme geçirilebilir” tespitine rağmen, baş örtüsü yasağının yürürlüğe sokulması, açık ve kapsayıcı nötralite konseptini anlamsızlaştırıp, lâisizme kapı aralayacaktır.
Karar Sonrası Tartışmalar
Anayasa Mahkemesi kararı, başta da belirtildiği gibi, öğretmenin baş örtüsü takması meselesini hukukî olarak netleştirecekken, daha çok karışıklığa vesile olduğu gibi, Almanya’yı âdeta temellerin duruşmasına itmiştir. Mahkeme kararının açıklanmasından hemen sonra, Anayasa Mahkemesinin kararından ders çıkarmak yerine, baş örtüsünü Anayasa Mahkemesine takılmadan nasıl yasaklayabiliriz endişesi başlamıştır. Hristiyan Demokrat Partinin iktidar olduğu Hessen, Bavyera ve Baden-Würrtemberg eyaleti hükûmetleri, kararın açıklanmasından bir iki saat sonra, öğretmenlere derslerde baş örtüsü takmalarını yasaklamak için yasa çıkaracaklarını beyan etmişlerdir. Bavyera Kültür Bakanı Monika Hohlmeier’in “Fundamentalizm ve ekstremizme okullarımızda kapı açamayız. Baş örtüsü takılması velilerin ve öğrencilerin büyük ekseriyetinin anlayışlarına aykırıdır ve okulun huzurunu bozabilir” açıklamasının akabinde, Hristiyan semboller olan haç ve rahibelerin kıyafetlerini tabiî ki yasaklamayı düşünmediği ifade etmesi, Anayasa Mahkemesinin kararını nasıl değerlendirdiğini açıkca ortaya koymaktadır. Baden Württemberg Kültür Bakanı Annette Schavan, eyalet hükûmeti tarafından hazırlanan taslağı tanıtırken “Hristiyan ve Batı dünyasının eğitim ve kültür değerlerinin dışa yansıtılmasının” yasak kapsamında olmayacağını ifade etmiştir. Parlamentoya sunulan kanun tasarısında, okul yasasına ekleme yapıp öğretmenlerin kamu okullarında siyasî, dinî dünya görüşlerini veya benzer görüntüleri dışarı yansıtacak ve bununla birlikte devletin nötralite ilkesini ihlâl edecek belirtilerin yasaklanacağını belirtmektedir. Öğretmenin davranış biçimiyle insan onur ve haysiyetine, insanların eşit olduğu ilkesine, özgürlük haklarına veya özgürlükcü demokratik temel düzene aykırı olduğu etkisinin olması yeterlidir denilmektedir. Federal hükûmette göçmenlerden sorumlu Marie Luise Beck, “başörtüsüne hayır-Hristiyan sembollerine evet” formülünün anayasanın eşitlik ilkesini ihlâl ettiğini ve bu anlayışla çıkarılan tüm tasarıların anayasal körlüğü gösterdiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi Eski Başkan Vekili Mahrenholz da mevcut tasarıların şüphesiz anayasaya aykırı olduğunu ve anayasa mahkemesi kararını görmezden geldiğini belirtmektedir. Cumhurbaşkanı Johannes Rau da, anayasanın nötralite ilkesinin tüm inançlara eşit davranılması gerektirdiğini, baş örtüsü için geçerli olanın, haç ve rahibelerin kıyafetleri için de geçerli olduğunu, okulun herkes için açık olması gerektiğini ifade etmiştir. Rau, baş örtüsünü yasaklamakla baş örtüsü yasağı savunucularının çoğunun da istemediği gelişmelere kapı açılmış olacağını ifade etmektedir: “ Çünkü ben, baş örtüsü yasağının, tüm dinî işaret ve sembolleri toplumsal alandan dışlayacak lâik devlete doğru giden ilk adım olacağından endişe ediyorum.” Rau, “özgürlükçü devletin din ve dünya görüşleriyle ilgili nötralitesi, bu sorularda toplumun nötr olmasıyla karıştırılmamalı. Toplumsal alanımız din dışı bir alan değildir ve din sadece özel bir mesele de değildir” şeklinde görüşlerini ifade etmiştir. Cumhurbaşkanının bu açıklaması Hristiyan demokrat partiler ve kiliseler tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Bavyera Eyaleti Başbakanı Stoiber, „Cumhurbaşkanı Hristiyan değerlerin içkin olduğu ülkemizi, kendi kimliğimizi tartışmaya açamaz” ve “Baş örtüsü demokrasiyle örtüşmez” demektedir. Katolik Kilisesi Kardinali Karl Lehmann, Hristiyan ve Müslümanların sembollerinin eşit görülebilmesiyle ilgili ciddî şüphesinin olduğunu ifade edip baş örtüsünün siyasî bir sembol olduğunu, çatışma potansiyeli oluşturabileceğini eklemektedir. Protestan Kilisesi Konseyi Başkanı Huber, baş örtüsünün İran Devrimi’nin ürünü olduğunu iddia etmektedir.
Benzer yaklaşımlar hukuk literatüründe de dikkat çekmektedir. Dinî çoğulculuğun ve farklılığın artması sebebiyle, din özgürlüğünün -en azından kamusal alana yansıyan tatbikatın– nötralite ilkesinin korunması amacıyla sınırlandırılması veya yasaklanması tartışılmaktadır. Bununla ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin okul sınıfının duvarlarına haç asılmasına ilişkin olarak 1995 yılında vermiş olduğu karar bazen örnek gösterilmektedir. Oysa Anayasa Mahkemesinin haç olayında verdiği kararla öğretmenin sınıfta baş örtüsü takması meselesi birbirinden çok farklıdır. Çünkü kamu okullarının sınıflarına haç asılması devletin nötralite ilkesine aykırıdır, devlet burada bir dini tercih etmektedir. Ancak baş örtüsü takan öğretmen için durum tamamen farklıdır. Herşeyden önce devletin aksine öğretmen temel bir haktan yararlanmaktadır. Öğretmenin bireysel olarak inancını yaşamasından devletin aynı inancı paylaştığı sonucu çıkmaz. Aynı zamanda devlet öğretmenle özdeşleşmemektedir, yani öğretmen kamuya ait değildir.
Nötralite ilkesinin daha titiz bir biçimde uygulanmasını talep edenlerin yanında, egemen kültür merkezli bir anlayışla din özgürlüğünün yazılmamış bir kültürel takyitle veya Hristiyanlığın şekillendirdiği etikle sınırlandırılabileceği görüşü ifade edilmektedir. Ayrıca Alman vatandaşı olmayan Müslümanların din özgürlüğünden tamamıyla yararlanmalarının, uluslararası hukuktaki karşılıklılık prensibi çerçevesinde, İslâm ülkelerinde yaşayan Hristiyan azınlığın haklarının çiğnenmemesi şartına bağlanması gerektiği yazılmaktadır. Bunun dışında kendini savunan demokrasi prensibine atıfta bulunarak, kend ini savunan din özgürlüğü talebi seslendirilmektedir. İslâm dinini kastederek, kendi öğretisinde temel hak olarak din özgürlüğünü, meselâ dinden çıkmayı reddedenlerin, din özgürlüğünden yararlanma istemlerinin problemli olduğunu belirtmektedir.
IGMG tarafindan organize edilen “Değişim Sürecinde Anlam Kaymaları-Eski ve Yeni Kimlikler” başlıklı...
Haberler
Üyelik
İslam Toplumu Milli Görüş'ün çalışmalarına destek vermek istiyormusunuz? Ekteki Üyelik Formu'nu doldurup imzaladıktan sonra, bize göndermeniz yeterli.
Yayınlar
"İslâm'a Giriş", İslam dini hakkında bilinmesi gerekli en temel bilgileri içerir. Verdiği bilgilerin yalın ve doyurucu oluşu nedeniyle, İslam hakkında bilgi edinmek isteyen her seviyede insan için bir başvuru kitabı özelliği taşır.
İslam
Pazartesi, 8 Ekim 2007
İnfak meselesinde eksik anlaşılan yönlerden bir tanesinin de, infakı sadece maddî mesele olarak görmemizdir. Nasıl ki, rahmet, bereket ve mağfiret ayı olarak tamınlanan Ramazan ayının bu özelliklere sahip olabilmesi için illa da...
[devamı]
Salı, 18 Mayıs 2010
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in tüm insanlığa örnek olan şefkati, merhameti ve müminlere olan düşkünlüğü, çocuklara olan tavrında da çok yoğun olarak görülmektedir. Hem kendi çocukları ve torunları hem de ashabının çocukları...
[devamı]
Salı, 1 Ocak 2008
“Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda Selamı yayınız!”
[devamı]































